10 Aralık 2015 Perşembe

BİR DÜŞMANIM VAR!

Genellikle yalnızlığın doruğa vurduğu anlarda yapılan bir eylem olarak görülen hayvanlarla konuşmak, benim gündelik alışkanlıklarım arasındadır sevgili okuyucu. Çok sevdiğim bir iki tanesi dışında her hayvanı şefkatle sevdiğimi iddia edemem, ancak hemen hepsiyle düzeyli bir ilişkim vardır diyebilirim.
Peki bu manasız açıklamayı neden yapıyorum? Elbette şunun için: Yaklaşık olarak 7-8 aydır bana ölümüne düşman olan bir kedi ile başım dertte de ondan!!!

1. İlk Görüşte Düşmanlık!

Hani bazen siz bakmasanız bile suratınızda dolaşan ince bacaklı bir örümcek gibi yüzünüzü izleyen o bir çift gözü hissedersiniz... İşte ben de kaldırım taşlarının çizgilerini sayarak yürürken bu pis duyguyu hissettim ve beni izleyen münasebetsizi görmek için kafamı kaldırdım. Evet fotoğrafta gördüğünüz kedi bana bakıyordu ve tüm varlığı ile benden resmen nefret ediyordu! Bunu o sinsi bakışlarında, vücudunu gererek aldığı pozisyonda ve elbette çıkardığı pençelerinde görebiliyordum! Hemen acil durumlar için çantamda sakladığım tadelleyi çıkardım ve sakinleşmek için yemeye başladım. Tadelleyi yerken kendimi endorfinin şefkatli kollarına bıraktım ve hormonların varlığına bir kez daha şükrettim. Elbette bu sırada düşmanım boş durmuyor, yavaş ama emin adımlarla bana yaklaşıyordu...

2. Belgeseldeki Ceylanın Dramı

Hemen her belgeselde karşımıza çıkan ceylanın aslan karşısındaki çaresizliğini işte ben o an yaşadım sevgili elmalı kurabiyelerim. 

Dış Ses: Annesinin yanından ayrılan yavru ceylanı günlerdir takip ediyoruz. Vahşi doğaya karşı tek başına ve yiyecek bulamadığı için son derece aç. Kendisine yavaşça yaklaşan aslanı fark ettiğinde artık çok geç olabilir. Acaba günün sonunda kazanan kim olacak? Yavru ceylan tek başına mücadele edebilecek mi? 

Evet, çöp konteynerinin ardına saklanan bu mendebur kedi ile aramda 15-20 adım mesafe vardı. Tadellem bitmiş, endorfin ise kayıplara karışarak beni bir kez daha yalnız bırakmıştı. Yavaş yavaş panikliyor, adrenalin hormonunun beni ele geçirdiğini sıklaşan nefes alıp verişlerimden anlıyordum. 

Dış Ses: Soğukkanlı katilin kendisini izlediğinden tamamen habersiz... Avının kokusunu 1.5 kilometre öteden alan bu azılı katilin yemeği mi olacak, yoksa yüce yaratıcı ona yaşaması için bir şans daha verecek mi? 

Korkuyordum. Düşmanım gözlerine bakamıyor, gölün kenarında su içen ceylan gibi alttan alttan bakışlar atıyordum... Kurtulmalıydım! Kaçıp evime gidebilmeliydim! Böyle bitmemeliydi!

Dış Ses: Nihayet avcısını gördü! Bu yavru ceylan hemen hareket edip sürüye iştirak etmeyi başaramazsa aslana yem olmaktan kurtulamayacak!

Birden ayağa kalktım ve var gücümle apartmana doğru koşmaya başladım!

Dış Ses: İşte müthiş kovalamaca başladı! Öldürmek için doğan aslanın müthiş kaslarına hayran kalmamak elde değil. O tam manasıyla bir katil ve yavru ceylanın hiç şansı yok!

Apartmana doğru çığlık atarak koşarken babamla karşılaştım! Ona sığınmak son şansım olabilirdi!

Dış Ses: Fakat o da ne? Yavru ceylan aylardır aradığı babasını gördü! 

Ben: Babaaağğğğ!
Babam: Ne var ya? Ne oluyor gene? Kızım neredesin sen? 
Ben: Babağğ kaç! Peşimde!
Babam: Pist! 
Ben: Nasıl yani? Bu muydu yani?! Bitti mi?




25 Ekim 2015 Pazar

BİR O YANA - BİR BU YANA (VOL:47)


  • ''Tek başına gelip tek başına gittiğin bir dünyada yalnız kalmaktan neden korkuyorsun?'' diye sordu içimdeki bilge. ''Zamanın sınırları çizilemez, ne zaman biteceği kestirilemez. Bu nedenle yaşamak zorunda olduğum bu lanet hayatta mutsuzluğumu bulaştıracak birilerine mutlaka ihtiyacım var.'' diyerek yanıtladım onu. Nasıl? İyi demiş miyim?
  • ''Ben'' olma kararını alarak özgüven neşesi ile kol kola bir yürüyüşe çıkmak istiyorum. Sen de benimle birlikte gelir misin sevgili okuyucu? 
  • Bana her seferinde savurduğu sert yumruklara rağmen dünyayı seviyorum. Bana sırf günümü gösterdiği için bu lanet planeti çok seviyorum. Plüton mu? Onun yeri bambaşka...
  • Plüton demişken... Minnoşun fotoğraflarını gördünüz mü? Ağzını burnunu yediğim öyle ponçik suratlı bir şey ki...
  • 25 yıldır aynı duvarlara aynı soruları soruyorum. Sanki her şeyi aramızda konuşmuşuz da diyecek söz kalmamış gibi inatla susmaya devam ediyorlar. 
  • Ağzına kadar dolu bir küllük gibi uyandım bu sabah. İçim öyle isli, öylesine leş kokulu ki camları açıp derin bir nefes alacak takatim yok. Bana içimin perdelerini açabilir misin sevgili okuyucu?
  • Felaketler ve sevinçler her zaman eşit zaman aralıklarıyla gelir hayatımıza. Fakat bazı felaketlerden sonra gelen sevinçler için artık çok geç kalınmıştır. Ufak bir tebessümle ufuk çizgisine ulaşma heyecanı hissedersin bir anlığına. Sonrası mı? Sonrası hayal kırıklığından başka bir şey değil.
  • Geçtiğimiz günlerde şirinliği ile beni kendine aşık eden bir minikle tanıştım. Hayata karşı tek derdinin benimle aynı durakta inemiyor oluşu ise sanırım günlerime umut katıyor. Yarın onu yeniden görebilecek olma umudunu... Yoksa kendime dair hiçbir umudum kalmadı.
  • Ben deniyorum... Daha henüz ne yapmaya çalıştığımı bulamadım ama onu da bir ara bulacağım, söz. 
Merak edenler için İnstagram sayfam: https://instagram.com/gizemcebirsey/

13 Ekim 2015 Salı

PSİKOLOĞUMUN GİZLİ NOT DEFTERİNİ ELE GEÇİRDİM! (VOL:6)

Suyun dibindeki taşların parlaklığı gökyüzüne yansımıyor. Bir akvaryumda yaşayan balıklar gibiyiz bu yüzden. Suratımızda zoraki bir gülümseme ile kulaç atıyoruz hayatın biteceği güne... Artık ben de pek iyi değilim aslında. Çünkü yalandan gülemez, hayata kulaç atamaz oldum.
Her neyse... 
Bu not defterinde benim sorunlarımın işi yok! AmaçsızÇocukTtribi artık günde iki sefer olmak üzere antidepresan kullanmaya başladı. Ben bu yeni durumun etkilerini düşünedurayım, kapı yavaşça tıklatıldı ve içeriye elinde ufacık bir kız çocuğu ile Amaçsız girdi...

+ Bonjour matmazel!
- Amaçsız? Hoş geldin ama kim bu tatlı şey?
+ Öldü zannettiğim çocukluğumu buldum doktor! Bizim bakkala içinde Ay Savaşçıları'nın çıkartmaları olan sakızlardan almaya gitmiş meğer. Tabii artık üretilmediğini anlatamadım kendisine! Her neyse, hadi tanışıp karşılıklı memnun olun bakalım!
- Amaçsızcığım ama biliyorsun ki...
+ Sus doktor! Sus bozma hayallerimi! Öldü zannetmiştim onu anlıyor musun? Meğer yıllardır komadaymış! Meğer öldü diye el birliğiyle gömdüğünüz çocukluğum yaşıyormuş! 

Böyle bir şey gerçek olamazdı. Biz hala ayakta tartışırken birden ilk kez gerçekten ufaklığa baktım... Dalgalı saçlar, ama öyle dalgalı ki fırtınaya tutulmuş deniz gibi. Pembe beyaz bir ten. Her an bir suç işleyecekmiş gibi parıldayan yaramaz bakışlarla çerçevelenmiş gözler... Üzerinde kırmızı kadifeden bir bahçıvan pantolonu var. Cepleri eriklerle dolu (ekim ayında?). Sonra gözlerim Amaçsız'a kaydı tekrardan. Bu gerçek olamazdı, olmamalıydı! Dengemi kaybettiğimi hissetmeye başladım...

- Amaçsız oturalım mı istersen? 
+ Oturmayalım doktor. Biz çok kalmayacağız zira. Sadece benimkine söyleyecek birkaç çift lafım var...

Cümlesini bitirir bitirmez ufaklığa doğru diz çöktü ve tatlılıkla anlatmaya başladı...

''Babaannen senin kollarında ölecek sevgili minik. Bu öyle bir şey olacak ki, babaannen için gelmiş olan Azrail'in hissetmeye yarayan yerlerini de yanında götürdüğünü hissedeceksin. Ağlamayacaksın. O ölürken sen sadece izleyeceksin. Solan tenine bakarak ona ne kadar güzel olduğunu ve onu ne kadar çok sevmiş olduğunu fısıldayacaksın. O gittiğinde önce kardeşini okula bırakacak, sonra eve geri dönüp babana ve annene haber vereceksin. Herkes ağlayacak ama sen hiç ağlamayacaksın. Çünkü sen asıl ağlanması gereken yerde ağlamayı hiçbir zaman bilemedin. Asıl hissetmen gereken şeyleri hiçbir zaman hissedemedin...

Hayat bu kadar kötü ve anlamsız olmamalıydı küçüğüm. Gözlerindeki yaramaz parıltılardan öperim... Çok özlemişim seni. Uçmasın diye bileğine bağladığın balonlar gibi, dudaklarına bulaşan çileğin tadı gibi güzel kalsaydı keşke her şey. Ama kalmıyor işte. Görmelisin. Gelecekte ne olacağını bilmelisin. Bu yüzden beni yalnız bırakmamalısın. Yoksa dayanamayacağım. Yoksa sabah akşam içtiğim ilaçların tesiriyle kendim olmaktan çıkacağım...''

+ Doktor, al bu ilaçları! İçmeyeceğim hiç birini!


19 Ağustos 2015 Çarşamba

PSİKOLOĞUMUN GİZLİ NOT DEFTERİNİ ELE GEÇİRDİM! (VOL:5)

-Lütfen biraz sessiz olur musun?

+ Sevgili Amaçsız; bugüne kadar eser miktarda deli ile uğraştım, ancak ilk kez aklımdan geçenleri okuyan biriyle karşılaştığımı sanırım itiraf etmeliyim.
- Çok yüksek sesle düşünüyorsun da ondan. Çok fazla şey istiyor, çok fazla şey alıyor ve bu aldıklarını bir başka şeye sahip olabilmek için harcamaktan çekinmiyorsun. Sen tam bir doyumsuzsun ve bu benim canımı sıkıyor gerçekten!
+ İşte bu yüzden psikolog koltuğunda ben, hasta koltuğunda da sen oturduğun için şükrediyorum. Yoksa halim ne olurdu? Hadi daha fazla bana sataşma da başlayalım...

- Kalbimin gürültüsünden ruhum ağrıdı biliyor musun? Yapıştığı insanın kanını eme eme büyüyen bir sülük gibiyim. Tutkulara yapışıyor, tükenene kadar emiyor ve en sonunda da posaya dönmüş kurbanımın yerine bir başkasını koyuyorum. Bir asalak gibi bu döngü içerisinde yaşıyor, cevaplanması gereken yığınla soruyla boğuşuyorum. Oynamaktan yoruldum artık. Öyleymiş gibi yaşamaktan bıktım!
+ Madem oyundu tüm bunlar, neden kendin için alternatif bir son tasarlamadın?
- Oyunlarla yaşayabilirim sandım da ondan. Oysa ki yaşayamıyorum artık. Bilinçaltıma iterim sandım, yok saymaya devam ederim sandım ama başaramadım işte görüyorsun. Hayat tecrübesizliği bitirdi beni.
+ Oyunlar tek başına oynanmıyor sevgili Amaçsız. Bu oyunda tek başına değildin. Sahnede sadece sen yoktun.
- Konuşma sırası bana gelince diyeceklerimi unuttum inanır mısın? Sahnede kalakaldım öylece. Suflör de yoktu. Seyirciler bana bakmaya başladı ve ben bekledikçe cesaretim kırıldı. Etrafıma baktığımda sahnedekilerin de gittiğini gördüm. İşte o ilk duraksama anında ''sayın hanımlar beyler, şuan oynamakta olduğum bu oyunu isteyene satmaya razıyım! çünkü ben çok yoruldum! çok yoruldum! çok! kendimi iyi hissetmiyorum!'' diye bağırmalıydım. Bağıramadım...
+ Bir sonuca varmadan dağılan binlerce acı var yüreğinde. Söyle bana, kalbinin neresinde saklıyorsun bunları?
- Gidiyorum ben.
+ Nereye? Daha vakit vardı.
- Gidiyorum ben. Terliklerimi bulmam lazım. Terliklerimle gitmem lazım. Terliklerimle gelmemi istiyor...

28 Haziran 2015 Pazar

BİR O YANA - BİR BU YANA (VOL:46)

Merhaba 2 aylık yokluğumu umursamayan hayırsızlar.
Merhaba yazdıklarıma gülen, ancak bir selamı esirgeyen sessiz kalabalık.
Naber?


  • Fevkalade bir sarhoşluk ve sonsuz bir hüzündür hayal kırıklığı. Yaşamanızı tavsiye etmem. Fakat mutlaka yaşamışsınızdır ve daha yaşayacaklarınız da vardır. İşte bu yüzden sevgili takipçilerim; yaralanan yerlerinizden öperim. Fazla kaşımayın orayı. 
  • Ne oldu? Güldürmedik diye suçlu mu olduk şimdi? 
  • İşe giderken her sabah peşime yavru bir kedi takılıyor. Minicik bacaklarıyla yürürken içim eziliyor diye elime alayım veya hiç olmadı biraz simit vereyim diyorum, gururundan aldırmıyor da öyle yürümeye devam ediyor. Dönüşlerde de kendi kadar küçük bir taşın üzerinde beni beklerken yakalıyorum onu. Geçtiğim yollarda beni bekleyen birinin olduğunu bilmek ne büyük saadet...
  • ABD'de eşcinsel evliliklerin yasal bir hak olduğuyla alakalı yasa onaylanmış. Zaten tarihin akışına engel olmak ve zamanın ruhunu görmezden gelmek pek iç açıcı sonuçlar doğurmuyordu. Buraya kadar herhangi bir sorun yok, ancak Türkiye'de hala eşcinsel cinayetler işleniyorken ABD'den gelen habere neden sevindiğimizi anlamakta güçlük çekiyorum açıkçası. 
  • Demokrasinin bir türlü sağlanamadığı bir Westeros seçimini daha geride bıraktık. Yıllardır süregelen Lannister iktidarının sona ererek koalisyon yolunun açılması, White Walkers'ların liderinin kısa bir süre de olsa suskunluğa bürünmesine neden oldu. Kavgasız ve polemiksiz geçen o birkaç gün boyunca farkında olmadan en iyi yönetim şeklini bulmuş olabiliriz aslında...
  • Hobbit 1-2-3 + The Lord of the Rings 1-2-3 kombosunu sevgilinizle yapmadan ölmeyin derim. Ben henüz yapamadım ama yaparsam eğer o gün evlenirmişim gibi geliyor. Öylesine mesut bir durum benim için yani.
  • Su birikintisinden karşıya kurbağanın sırtında geçen akrebin; kurbağaya söz vermesine rağmen elinde olmadan onu sokmasına ve en sonunda her ikisinin de ölümüne neden olmasına benziyor bazı anlar. İlk önce kendimize iyi olacağımıza dair sözler vererek dizginlerimizi çektiğimizi zannediyoruz. Daha sonra ilk fırsatta dengemiz bozuluyor ve içgüdüsel olarak en boktan huylarımızı en olmadık zamanlarda açığa çıkarıyoruz. Yalan mı? Yalansa söyle!
  • Yazı bitti. 

24 Nisan 2015 Cuma

BİR KÜÇÜK KEŞİF...

Esasında Küçükken Ben yazı dizimi bitireli hemen hemen 3 sene oluyor, ancak geçenlerde bloğumu karıştırırken yazmış olduğum ufak bir cümle ile yeniden yazmaya karar verdim. Şöyle yazmışım bir seferinde: ''Küçükken Allah'ın ak sakallı, güleç yüzlü ve tombik bir dede olduğunu hayal ederdim. Camilerde yaşadığını ve geceleri biz uyurken yanımıza gelip kontrol ettiğini düşünürdüm.'' İşte bu nedenle bir kez daha zaman makineme bindim ve eski güzel günlere gittim... Hadi sen de gel benimle sevgili okuyucu!

Tahmini Yıl: 1995

Üzerimde cebi ağzına kadar erikle dolu olan bahçıvan pantolonum var. Birazdan Kuran Kursundan çıkacak olan arkadaşlarımı bekliyorum. Onlar derslerde daha bir yakınlaşıyorlar sanki diye hüzünleniyorum, ancak ilk başta kursa yazılmadığım için sonradan başlamayı kendime yediremediğimden beklemeyi seçiyorum hep. Bir süre sonra ders bitmiş olacak ki hepsi teker teker dışarı çıkıyor... Hemen ayağa fırlıyorum;

+ Bakın ceplerime! Bakın! 

Tabii hepsi koşuşarak yanıma geliyorlar. Hep birlikte erikleri mideye indirmeye başlıyoruz. 

- Amaçsız sen de gelsene derslere. Sevap kızım, sevap! Hem hoca da çok iyi! Sen daha önce görmedin değil mi?
+ Yok görmedim. Hadi parka gidelim! 

O gün parka gittik ve gene babaannemin deyimiyle hel hel gezip tozduk, fakat o sevap mevzusu kafama çok takılmıştı. Akşam anneme şunu sordum;

+ Anne ben de ölecek miyim?
- Hepimiz öleceğiz kızım. Sana anlatmıştım ya hani... 
+ Anne peki Allah neye benzer?
- Amaçsız! Yeter! 

Annemi daha fazla sıkıntıya sokmamak için odama gittim, çünkü bu tarz sorularıma cevap verirken zorlandığını hep görürdüm. O nedenle Allah'ı hayal etmeye başladım. Olsa olsa ak sakallı ve tombiş bir dede olmalıydı. Hem arkadaşlarım sırf camiye gittikleri için sevap kazanıyorlarsa demek ki kendisi camide yaşıyordu! Üstelik bizim camide! Yarın hemen onu görmeliydim...

Sabah uyandığımda en güzel elbisemi giyinmek için anneme huysuzluk ettim. O bittabi bayramlık elbiseyle sokağa çıkmamı istemiyor, dahası takmak istediğim altın bilekliğe de şiddetle karşı çıkıyordu. Yediğim azarlar ve akıttığım göz yaşları sonrasında istediğim gibi giyinip kuşanarak soluğu camide aldım... Kapıdan içeri girerken kalbimin midemde attığını hissediyor, heyecandan titreyen bacaklarla hafif loş ışığa gözlerimi alıştırmaya çalışıyordum. Tam evde değil herhalde diye düşünürken arkamdan bir ses işittim...

- Buyur kızım?

O an yaşadığım şoku hayal edebiliyor musunuz? Resmen hayallerimdeki gibiydi... Tombul, ak sakallı ve güleç yüzlü... Hemen görmesi için boynumdaki cevşen kolyesini dışarıya çıkardım ve nereye kaybolduğunu bilmediğim titrek bir sesle konuştum;

+ Nasılsınız efendim?
- İyilik şükürler olsun. Kurs için mi geldin? Ama bugün kurs yok. Yarın gelmen lazım.
+ Tabii efendim. Zaten o kadar meşgulsünüz ki... 
- Hiç sorma hiç. Geçen hafta vefat eden bakkal vardı ya hani, bugün yedisini okumaya gideceğim.
+ Haberi nasıl verdiniz kendisine? Açıkçası para üstlerini sakızla geçiştirdiği için pek sevmezdim kendisini. 
- Efendim? Ha işte haberi ailesi verdi bana zaten. Gece vefat etmiş zavallıcık.
+ Lütfen efendim! Burada sadece ikimiz varız! Yani yeni bebekler yaratmakla uğraşmak yerine hali hazırda elinizin altında olanlarla uğraşmanız daha iyi olurdu diye düşünüyorum doğrusu!
- Ne diyorsun kız sen? Anlamıyorum ki. Ah zamane çocukları!
+ Efendim bilakis, diğerlerine benzemediğimi siz benden daha iyi bilirsiniz. Ayrıca geceleri beni korkutuyor olmanız da hiç hoş değil!
- Kızım bak ne diyeceğim? Babanı al getir yarın tamam mı?
+ Geçen gün dövdüğüm çocuğu diyecekseniz eğer boşuna zahmet etmeyin efendim, ben aynı akşam babama anlattım olayı. 
- Yok yahu yok! Sen getir işte yarın!

20 Nisan 2015 Pazartesi

YARASA FANZİN!

Bir tutam mizah, göz kararı edebiyat, aldığı kadar şiir ve kulak memesi kıvamında merak... Fanzinimizin sosuna da bir tutam gereksiz bilgi ve eser miktarda ciddiyet kattık mı işte alın size YARASA FANZİN!
Yani senin benim gibi bir avuç kişinin kendini avutma mekanı...
İşte bu yüzden sevgili Romalılar, Yarasa Fanzin'i okuyunuz ve hatta okutunuz. Çünkü anayasada yeri yok ama edebiyatı seviyoruz!!!

Yarasa Fanzin: yarasafanzin.blogspot.com

Eğer ilk yazımı okumak istersen tıkla!


17 Nisan 2015 Cuma

SİMİT-İ MEMNU

İLK GÜN:
+Amca şuradan bir simit, bir de şu minik krem peynirlerden verir misin?
- Hemmen veriyorum! 1.5 TL.
+Hadi hayırlı işler!

6 AY SONRA:
+ Amca günaydın! Naber?
- İyilik kızım, iyilik! Ne olsun? Her zamankinden değil mi?
+ Ehe. :) Saol valla.

8 AY SONRA:
+ Amca hayırlı işler! (yürüyüp geçiyorum)
- :(

10 AY SONRA:
- Günaydın kızım! Hayırdır? Hadi simitimizi almaz olsun, bir Allahın selamı da mı yok artık?
+ Aaa kusura bakma vallahi görmemişim. Nasılsınız?
- İyiyiz! Unuttunuz bizi? Yoksa... Yoksa.. Hayır bunu düşünmek istemiyorum!
+Lütfen böyle konuşmayınız... Simiti elbette seviyorum! Sadece artık sabahları tok geliyorum...
- Demek öyle? Tamam kızım, tamam! Hadi hayırlı işler olsun sana!

Bu kısa ve tatsız konuşmanın hemen ardından karşı kaldırıma geçtim ve köşeyi dönünce karşıma çıkan seyyar poğaçacı amcanın yanına gittim... Hemen hemen 2 aydır her sabah yanına gidiyor, sıcacık poğaçalarından alıyordum. O benim simitçi amcanın müşterisi olduğumu bilmesine rağmen sesini çıkarmıyor, ben de damak zevkime hitap eden bir şeyler bulduğum için gerçekleri dile getiremiyordum. Oysa ki ikimizde hatalıydık... Geceleri rahat uyuyamıyor, ''bu sefer son!'' demiş olmama rağmen her sabah soluğu gene onun tezgahının yanında alıyordum! O ise kimi zaman neşeli sohbetiyle poğaçamı veriyor, kimi zaman da eksik çıkan bir 10 kuruş nedeniyle huysuzlanıyordu. Biliyordum... O da simitçi amcayla olan dostluğunu bitiremiyor, dahası benim gibi düzenli bir müşteriden de vazgeçemiyordu...

Bu günahın tek bir şahidi vardı; Sandviççi amca! Tezgahının konumu nedeniyle her sabah metrodan çıkarken simitçi amcaya selam verip küskün bir şekilde yürüyüşümü, köşeyi döner dönmez de çantamdaki güneş gözlüğünü takarak poğaçacı amcanın yanına koştuğumu hayretler içinde seyrediyordu! Arada bir telefonuyla oynuyor, ben önünden geçerken de hiç yüz vermiyordu. Fakat onun poğaça alırken fotoğraflarımı çekmiş olabileceğini nereden bilebilirdim ki?..

O sabah gene her zamanki gibi metrodan çıkmış, ancak simitçi amcayı görememiştim. Tam poğaçamı almış, ilk ısırığı çiğnemeye çalışıyordum ki ufak çocuklardan birinin koşarak bana doğru geldiğini gördüm.

+ Sen hayırdır?
- Amaçsız abla! Koş! Sandviççi her şeyi anlatacakmış! Koş yetiş! Anlatmasın!

O anda elimdeki her şeyi bir kenara fırlatarak yokuş yukarı koşturmaya başladım. Bu sırada nefesim kesiliyor, daha fazla spor yapmadığım için kendime lanet ediyordum! Fakat meydana ulaştığımda çok geç kalmıştım! Sandviççi tüm salamlarını ve kaşar peynirlerini alarak kaçmış, simitçi amca ise tezgahına yapıştırılmış fotoğraflar nedeniyle dehşete düşmüş haldeydi... Simit maşasını eline almış, dört bir yana simit fırlatıyordu!

+ Simitçi amca dur! Ne yapıyorsun?
- Poğaçacı tek nefeste solup gidecek bir esnaf! Peki ya simitçi öyle mi?
+ Simitçi amca... Lütfen...
- Poğaçadan vazgeçemediğin için benden vazgeçiyorsun! Niye ben?
+ Si.. Simit...
- Bu simitler bittiğinde de bitmeyecek mi her şey? Ben bu simitler bittiğinde gideceğim. Simitleri kaybetmeyi göze alabiliyor musun? Beni... Beni... Beni beni... Simitçi amcanı...


Tam bu sırada alana koşarak poğaçacı amca geldi. Artık geri dönülemez bir durumdaydık!

Simitçi Amca: Sen... Sen benim esnaf dostumdun!
Poğaçacı Amca: Dostum... Bırak o maşayı... Simitlerine yazık ediyorsun!
Simitçi: Elveda lanet planet! Elveda öksüz Plüton!
Amaçsız: Amca sen ne diyorsun Allah aşkına? O laflar benim yahu! Kendine gel!
Simitçi: Sahiden he!
Amaçsız: Simitçi amca bak tamam artık hep senin simitlerinden alacağım. Oldu mu?
Simitçi: Söz mü?
Amaçsız: Söz! Yani ama rica ediyorum sen daha fazla dizi izleme!




12 Nisan 2015 Pazar

BİR DRAM FİLMİ: SPOR SALONUNDAKİ İLK GÜN

Based On a True Story...


+ Alo?
- İyi günler! Amaçsız hanım mı acaba?
+ Buyurun benim?
- Amaçsız hanım ben X Club'dan arıyorum. Bir ay boyunca her hafta sonu tüm hizmetlerimizden sınırsızca faydalanabileceğiniz bir deneme paketimiz var. Üstelik sadece 100 TL!

Telefonun öteki ucundaki enerjik sese daha fazla direnemeyerek evimin çok da uzağında sayılmayan, ancak normal şartlar altında önünden bile geçemeyeceğim kadar lüks olan spor salonuna işte böyle yazıldım sevgili okuyucu... Konuşmanın geçtiği aynı hafta sonu da siyah eşofman altım ve Beşiktaş tişörtümle kendimi spor salonunda buldum!

İşte evre evre yaşadıklarım... :(

  • 1.EVRE: İLK ŞOK!
Spor salonunun kapısından içeriye adımımı atar atmaz sadece bana etki etmeyen bir rüzgar dalgası hissettim. Herkes reklamlardaki gibiydi. İnsanların saçları uçuşuyor, gram terlemeden sporlarını yapıyorlardı. Bense önündeki ekmek kırıntısını sırtlamayı beceremeyen bir karınca kadar çaresizdim... 

Fit ve enerjik kız: Merhaba! Size nasıl yardımcı olabilirim?
Amaçsız: Şey ben ilk kez geliyorum da ne yapacağım şimdi? En iyisi gideyim de reklam çekimi bitince geri geleyim.
Fit ve enerjik kız: Reklam çekimi mi? Ahahaha çok iyisin ya! Merak etme ilk gün böyle olur. Gel önce etrafı gezelim.
  • 2.EVRE: SPOR NASIL YAPILIYORDU YA?
Fit ve enerjik spor hocasının tüm güler yüzüne rağmen attığım her adımda kendimi daha kötü hissediyordum. Tarafıma yapılan bu büyük oyunu hazmedemiyor, paralel yapının oyununa geldiğini iddia eden RTE kadar kızgınlaşıyordum. Sıradan görünüşümün aksine diğerlerinin bu kadar havalı olması canımı sıkıyor, çığlık atarak eve gidip yorganımın altında saatlerce ağlamak istiyordum. Fakat elbette spor hocasının peşinden ayaklarımı sürüyerek yürümeye devam ettim ve en sonunda kendimi bir koşu bandının tepesinde dikilirken buldum...

Fit ve enerjik kız: Hadi bakalım! 15 dakika tempolu yürüyüş, 15 dakika da koşu... (bu sırada tuşlara bastı ve koşu bandı çalışmaya başladı.) Ben şimdi gidiyorum ama süren bitince çağır beni.
Amaçsız: Ehe, başladı galiba! Hadi görüşürüz! (heh! sesim titremedi!)
İç Sesim: Nasıl yürüyorduk ki ya? 25 senedir yürüyorum ama bu aletle nasıl yürüyorduk yani? 

İşte bu şekilde başlayan ilk spor deneyimim, 15 dakika sonunda nefes nefese kıza seslenmemle son buldu...

Amaçsız: Şş... B... Ben... Öl-ü-yo-ruuuğğğm sanırım?
Fit ve enerjik kız: Yok bir şey olmaz merak etme! Tempo! Tempo! Tempo!
İç Ses: Kız pisliğin teki çıktı Rıza Baba!

Evet ölüyordum... Göz göre göre hayat enerjim çekiliyor, öldürmediğim her spor hocası için lanetler savuruyordum gökyüzüne!
  • 3.EVRE: GÖREVİMİZ TEHLİKE!
Koşu bandındaki 30 dakikanın sonunda spor hocasına yakalanmadan en yakın su sebilinin kenarına attım kendimi. Salonun en sote yerinde bulunan su sebilinin duvarla arasındaki boşluğa sığındım ve hiç kimse tarafından görülmemek adına gözlerimi kapadım! Çocukluğumdan bu yana yaptığım 2. saklanma girişimimin pek de başarılı olmadığını kabul ediyorum, ancak gizlenecek başka hiçbir yer yoktu! Ellerimi semaya kaldırıp kimsenin beni görmemesi için dua ediyor, bir yandan da bardak bardak su içiyordum... 
Yakalanma ihtimalime karşı elimde hiçbir savunma silahı yoktu! Düşman topraklarında sıkışıp kalmış, su sebilinden başka dostum kalmamıştı... Su stoğum her saniye azalıyor, tek başıma bir damacana suyu bitirmiş olmanın şoku ile olduğum yere yayılmaya devam ediyordum. Tam da bu sırada spor hocasının sesini duydum:

Fit ve enerjik kız: Aaaa! Ama hani haber verecektin? Hadi gel bisiklete! Zaten ilk gün seni zorlamıyorum!
Amaçsız: Hı hı ben de oraya geliyordum zaten. :(
  • 4.EVRE: OOO ENDORFİN DE BURADAYMIŞ!
1 saat boyunca yaptığım spor sonunda garip bir mutluluk hormonu tarafından istilaya uğradım. Tüm direnmelerime karşın endorfin seviyesi artan vücudumun mutluluktan sarhoş olması, suratımda eblek bir gülümseme ile kaplanmasına neden oldu. Titrek titrek kıkırdamaya, etrafta spor yapanlara karışmaya başladım...

Amaçsız: Eheheh bak şu hareketi böyle yap bence! Dur geliyorum! (bu sırada bisikletten kalkmaya çabalıyor, ancak titeyen bacaklarım nedeniyle yürüyemiyorum.)
Spor yapan diğer kız: Aaa çok iyi ya! 
Amaçsız: Merak etme! Yakında sen de alışırsın! İlk zaman titrersin ama sonra bir gülme geliyor!Ahahah!
Spor yapan diğer kız: Tamam! (büyük ihtimalle deli olduğumu düşündü.)
  • 5.EVRE: GELİN BENİ ALIN!
Amaçsız: Alo anne?! Anne ben fena oldum! Anne kızın ölüyor!
Annem: Kızım sen ne diyorsun? Neredesin? (çığlık çığlığa)
Amaçsız: Spor salonundayım anne. Yürüyemiyorum.
Annem: Ödüm koptu ama aşk olsun sana! Kapat şu telefonu! Nasıl geliyorsan gel aaa!



4 Nisan 2015 Cumartesi

PSİKOLOĞUMUN GİZLİ NOT DEFTERİNİ ELE GEÇİRDİM! (VOL:4)

Uzunca bir süredir görmediğim, fakat bir şekilde yokluğunun sebebini merak ettiğim AmaçsızÇocukTribi sonunda çıkageldi...
Sıkıcı bir seansın ardından kendime gelmeye çalışıyordum o anda. Bekleme salonundan gelen seslerle irkildim. Biri ''bakınız efendim, bendeniz buranın gediklilerinden sayılırım! Ciddi bir durum var ortada ve siz bunu engelleyemezsiniz!'' şeklindeki bağırışları ile kliniği inletiyordu. Hemen odamdan dışarı çıktım ve onu polarlı pembe pijamasıyla suratı al al olmuş bir şekilde karşımda dikilirken buldum...

- Amaçsız? Nerelerdeydin?
+ Bonjour matmazel! Uzun zaman oldu doğrusu.
- Gelsene içeri.
+ Ama ben sizi kaçırmaya geldim. Dışarıda bir çay içmeye ne dersiniz?

Elbette cevabımı beklemeden koluma girdi ve birlikte sokağa çıktık. Bu sırada gelene geçene selam veriyor, etrafına gülücükler atıyordu.

- Tanıdıklar galiba?
+ Hayır elbette tanımıyorum. Sadece suratları o kadar asık ki kesinlikle bana ihtiyaçları var!
- Bu cümleyi sokağa pijamasıyla çıkmayan biri söyleseydi belki inanabilirdim biliyor musun?
+ Ah doktor... İşte bu yüzden asıl senin bana ihtiyacın var!

Bu sırada ufak bir kafeteryaya gelmiştik. Hiç bekletmeden iki çay sipariş ettik. Zaten o da girer girmez etrafını süzmeye, arada bir de ''cık, cık, cık'' yapmaya başladı. Sonra birden ayağa kalktı ve bağırdı; ''Ne oldu size insanlar? Ne oldu? Ne oldu? Ne oldu? Neden yaşamıyorsunuz? Neden ölüsünüz? Ne oldu size?!''
O an ne kadar utandığımı bir ben, bir de Allah bilir sanırım. Üstelik bir iki masadan kıkırtılar da gelmeye başlamıştı. Oysa tüm bu olanlar onun umurunda bile değildi. Gözlerini kısarak etrafına baktı, oturdu ve alçak sesle sadece bana anlatmaya başladı...

''İnsanlar iyi değiller. Korkuyorlar. Kuyunun dibini bilmeden hayat suyunu içmeye çalışıyorlar. En dipte olmanın bir insan ruhunu nasıl da kalkındırdığını bilmiyorlar. Sigarayı değil, kafalarının içindeki sesi azaltmaya ihtiyaçları olduğunun farkında değiller. Oysa ki ben daha dünyaya gelmiş olmamın şokunu üstümden atabilmiş değilim. 25 yıl oldu. Hala şoktayım. Çünkü aşkta ölüm, ölümde yaşam, yaşamda akıl, her normal akılda da delilik vardır. İşte benim sorunum da bu. Şimdi bir çay daha içer miyiz?'' 



8 Mart 2015 Pazar

GRİNİN 50 TONU + ISSIZ ADAM = ISSIZ GRİ HASTALIĞI!

 2008 yılında hayatımıza giren ve şurada incelediğim Issız Adam filminin etkilerinden yeni yeni kurtulmuştuk ki, şimdi de Grinin 50 Tonu adı verilen filmle kafalarımız bir kez daha karıştı. Yurdumun dört bir yanında Issız Gri rahatsızlığına yakalanan kadın ve erkeklerin ibret verici öyküleri bir yana, acilen duruma el koymam gerektiğini hissederek ufak bir araştırmaya giriştim...

Hastalığın Belirtileri:

  • Yurdum erkekleri tarafından bürünmesi son derece kolay bir karakter olan Issız Adam, maalesef ki Grinin 50 Tonu filminde söz konusu olan Christian Grey karakterinin üzerine evrilememektedir. Bu da iki karakter arasında bocalayan yurdum erkeğini bir çeşit bunalıma sokarak Issız Gri hastalığını ortaya çıkarmıştır. Bu durumu yaşayan erkek için artık hayat eskisi gibi değildir. Çünkü ne yapması gerektiğini kestiremez hale gelir. Issız Adam gibi dişisini yatağa atana kadar kur mu yapacak, yoksa Christian Grey gibi ''ben sevişmem, sertçe beceririm!'' deyip kırbacına mı sarılacak? İşte böylesi bir ikilem oluşur ortada...
  • Issız Gri hastalığı sadece erkeklerde görülmez. Maalesef Christian Grey hayali kuran yurdum kadınlarında da Issız Gri görülmektedir. Issız Gri hastalığına yakalanan kadınların filmdeki Anastasia karakterinin yaptığı dudak ısırma hareketinin bolca tekrarlandığı görülebilir. Ayrıca konuşurken kekeleme, cümleleri yarım bırakma ve devamlı bir şaşkınlık hali oluşabilir.

Tedavi Süreci:

Issız Gri hastalığı asla hafife alınmamalıdır. Önemsenmemesi ve tıbbi müdahale yapılmaması halinde kalıcı hasarlara sebebiyet verebilir. Bu nedenle eğer Issız Gri hastalığına yakalandığınızı düşünüyorsanız ya da bir yakınınızdan şüpheleniyorsanız, mutlaka aile hekiminize başvurun ve aşağıdaki tedavi sürecini izlemeye özen gösterin!
  • 1.Aşama: 
Issız Gri hastası dişinin Grinin 50 Tonu kitaplarından ve filminden mahrum bırakılması gerekmektedir. Bu safhada hastanın saldırganlaşabileceğini unutmayın. Dudağını ısırmasını önlemek için bebek dişliği alın. 

Issız Gri hastası erkeğin tedavi süresince farklı karakterlere büründüğünü görebilirsiniz. Bu nedenle yakınında asla kırbaç, kelepçe, kravat ve kemer bulundurmayın. Fetiş imgelerine ulaşamayan Issız Gri erkeği bir anda değişerek Issız Adam olabilir. Asla kanmayın! Hatta ''Ada, ben ayrılmak istiyorum!'' tiradını ardı ardına canlandırmaya başlayarak bir çeşit krize bile girebilir. Böylesi anlarsa lütfen metanetinizi koruyun...

  • 2.Aşama:
Issız Gri hastası dişisel varlık tüm önlemlere rağmen ''Döv beni Recep! Parçala beni Recep!'' modundaysa ona istediğini verin! Evet! Ona hayatın kitaplardaki gibi olmadığını, gerçek BDSM ilişkinin bu olmadığını öğretin. Emin olun ki ilk kırbacı yedikten sonra kendine gelecektir.

Issız Gri hastası erkeğe son çare olarak gerçekleri anlatın. Aylık maaşla çalıştığı bir işi olduğunu, asla Christian Grey gibi zengin olamayacağını, bu ülkede her Allah'ın günü dayak yiyen kadınların zaten mazoşistin kralı haline geldiğini, yani elindekilerin bizim hatunlara pek sökmeyeceğini (gerçek mazoşistleri ayrı tutuyorum) anlatın. Zaten hevesi kaçacaktır. 

14 Şubat 2015 Cumartesi

ÖZGECAN ASLAN...


Merhaba.
İnanın bu bloğa ''Bu Kez Ciddiyim'' etiketiyle yazı paylaşmaktan nefret ediyorum. Zaten bu nedenle olabildiğince az ve öz yazarak çekip gitme telaşına düşüyorum böylesi anlarda. Çünkü dünya kirli bir yer ve olanları yazdıkça rahatlamak bir yana, insanlığa olan öfkemden daha fazla ötekileşmeye başlıyorum...

Kendi otokontrol mekanizmasını oluşturamamış insanlarla bir arada yaşamaya ''mecbur'' bırakılıyoruz. Nasıl mı?

  • ''Annen bile olsa diz kapağının üstü tahrik eder.''
  • ''Küçük kız çocuklarıyla evlenmek helaldir.''
  • ''6 yaşından büyük kızları kucağınıza oturtmayın. Tahrik olursunuz.''
  • ''Örtünmeyen kadın perdesiz eve benzer.''
  • ''Kadınlar erkekleri tahrik ediyor. Dinlerinden döndürüyor. Onlara günah işletiyorlar.''
  • ''Erkeğin elinin kiridir kadın.''
  • ''Kadın açık değil mi? Tahrik etmiştir kesin.''
Daha yazmama gerek var mı?! Bir kadına şiddet yolu ile ulaşmaya çalışan ve tecavüz etmeyi kendine verilmiş bir ''hak'' olarak gören sözüm ona erkekler yüzünden nice Özgecan'lar ölüyor... Kimi zaman töre, kimi zaman da namus adı altında kadına yönelik şiddet meşru kılınıyor bu ülkede. Hor görülmeye, şiddete ve zorla kapatılmaya maruz kalan kadınlarımız ise alışılmış çaresizlikleriyle korku içinde yaşamaya çalışıyorlar... Velhasıl kelam; insan olmayı öğrenemedik gitti be sevgili okuyucu... İnsan olmanın erdemini öğreneceğimiz yerde bastırılmış cinsellik ve şiddet arzumuza yenik düştük. Toplumsal birliği ve beraberliği öğreneceğimiz yerde seksist yaklaşımlarla tabuların altında ezildik. 

Son sözüm de sözüm ona kadınlara kadınlığı öğretmeye çalışan densizlere gitsin!

Kadına ''örtün'' diyeceğine nefsini terbiye edebilseydin, kadını bir et parçası olarak görmeseydin, kadını bu dünyada sana hizmet etmek için gönderilmiş bir köle zannetmeseydin, kadını bir mal veya kazanılmış bir hak olarak görmeseydin, çocuğunu daha yolun başında ''göster oğlum pipini amcalara'' diye büyütmeseydin, doğmuş kızından utanmasaydın, her şeyden önce insana saygı duyabilseydin, bence bugün Özgecan ve onun gibiler için ağlamıyor olurduk!

22 Ocak 2015 Perşembe

KÖTÜ KAHRAMANLAR VE GERÇEKLER

Merhaba. Geleceğimi bilen kimse yok değil mi? Zira fazla kalamayacağım yanında. O yüzden sadece sus ve beni dinle!
Tekrar soruyorum, yalnızız değil mi? O halde başlıyorum...

Senelerdir kötü diye bildiğin, filmlerini izlerken ya da kitaplarını okurken lanet ettiğin tüm o kötü kahramanlar hakkında bildiklerini unut! Çünkü gerçekler artık su yüzüne çıkmaya başladı. Bunu hissediyorum...
  • SAURON: Esasında ekmeğinin peşinde olan basit bir kuyumcudur kendisi. Vakti zamanında Moria'nın tünellerinde tiner çeken Orc'lara yaptığı yardımlarla bilinir. Fakat ödeyemediği borçları başına bela olmuştur. Elinde kalan son baba yadigarı yüzüğü de ipotek ettirip İsildur'a kaptırınca akıl melekelerini yitirmiştir. Çünkü Sauron'un uçan kuşa bile borcu vardır. Tek bir yüzük ise kimsenin borcunu kapatmaya yetmemektedir. Bu nedenle ne koparırsak kardır diye düşünen Orta Dünya mahallesinin sakinleri, kalan tek yüzüğün peşine düşmüşlerdir...
  • LORD VOLDEMORT: Gençliğinde son derece yakışıklı olan biricik Voldi'nin hayatı, Albus Dumbledore'un cinsel istismarları neticesinde kararmıştır. Okuldan mezun olduktan sonra sık sık Candan Erçetin'in ''Parçalandım ve her bir parçamı ayrı yere bıraktım'' şarkısını dinlerken görülmüştür. Fakat şarkıyı yanlış algılayarak kendini jiletle parçalara ayırma girişimlerinde bulunmuştur, o ayrı...
Voldi'den istediğini alamayan Dumbledore'da çareyi Harry Potter adında bir çocuğa salça olmakta bulmuştur. Bir sokak çocuğu olan Harry'e anne babasını öldürüp onu bu bataklığa Voldi'nin düşürdüğünü söyleyerek çocuğun beynini yıkamıştır. Eski aşkının acısını çıkarmaya çabalayan Dumbledore, maalesef bu kirli girişiminde başarılı olarak Voldi'nin ölümüne neden olmuştur. Harry Potter hala ceza evindedir...
  • GARGAMEL: Şirinler köyünün asıl sahibi Gargamel'dir. Banka kredisi ile satın aldığı arsaya bir gecede köy kurarak hakkını yiyen Şirinlerle mücadele etmektedir. İlk zamanlarda babacan tavrını ortaya koyarak kira karşılığında oturmalarına izin vereceğini söylemiştir, ancak Şirinler'in ele başı ve ''baba'' lakaplı biri tarafından bacağından vurularak yaralanmıştır. Bu nedenle yürüyüşü hep aksaktır... Daha sonra olay mahkemeye kadar taşınmışsa da yavaş işleyen bürokrasi sonucunda değişen bir şey olmamıştır. Diğer yandan yaklaşık olarak 54 erkeğin arasında rehin tutulan bir genç kızın olduğu yönünde birçok dedikodu dolaşmaktadır...
  • THE JOKER: Çocuk doğum günlerine palyaçoluk yapan bir garibandır. Eşinin evi terk etmesi sonucunda içine girdiği bunalımdan kurtulamamıştır. Bu nedenle sürekli gülmekte, alık alık sırıtmaktadır. Bipolar bozukluk hastasıdır. Fakat maalesef mahalle kabadayılarının en büyük eğlencesidir. Sürekli bu garibimle uğraşırlar. 
  • HANNİBAL LECTER: Etli yemeklere olan düşkünlüğü nedeniyle gut hastalığına yakalanmıştır. Esasında tombul bir aşçıdır. Yakında yemek kitabı çıkaracak...
  • AMAÇSIZÇOCUKTRİBİ: İflah olmaz bir hayalperesttir. Tanısanız siz de severdiniz...